ÜYESİNE SAVAŞ AÇAN SENDİKA BAŞKANI
YILDIRIM DEMİRCİ yazdı...
Türkiye'nin en büyük konfederasyonunun genel başkanı olmanın verdiği akreditasyonu kötüye kullanıyor. Kamu görevlilerinden kişisel husumetinin tetikçisi olmalarını bekliyor. Bu beklenti gerçekleşmeyince de sağa sola saldırıp herkesi suçluyor, töhmet altında bırakıyor. Devletimizin kamu görevlilerinin iş ahlakı ve emir-komuta hiyerarşisi bellidir. Paralel bir hat çekme teşebbüsleri her zaman olduğu gibi hüsranla sonuçlanacaktır.
Otuz yedi yıllık kamu görevimi devletime sadakatle bağlı kalarak ve kanunlar çerçevesinde yerine getirmekteyim. Aldığım başarı belgeleri ve takdirler, makam hırsının değil; emeğin, disiplinin ve kamu vicdanına bağlılığın karşılığıdır.
Buna karşılık son üç yılda yaşadıklarım, sendikacılık adına utanç verici bir tabloyu gözler önüne sermektedir.
Çünkü ortada artık üyesinin hakkını savunan bir sendikal anlayış değil, kendisini eleştiren üyeyi susturmaya çalışan bir yönetim anlayışı vardır.
Sendikalar üyelerine karşı savaş açmak için kurulmaz.
Ancak bugün gelinen noktada; yapıcı eleştirilerim nedeniyle hakkımda ardı ardına suç duyuruları yapılmış, tazminat davaları açılmış, kurumlara sayısız şikâyet gönderilmiştir. Buna rağmen bütün suç duyuruları takipsizlikle sonuçlanmış, davaların önemli bölümü mahkemeler tarafından reddedilmiştir.
Hukukta sonuç alamayanların aynı iddiaları farklı yollarla tekrar tekrar gündeme taşıması artık hak arama değil, yıldırma politikasıdır.
Bu tablo, hukuka güvenin değil; hukukun baskı aracı olarak kullanılmak istenmesinin göstergesidir.
Daha vahimi ise sendikal mücadele için verilen temsil yetkisinin kişisel hesaplaşmaların silahına dönüştürülmesidir.
Türkiye'nin en büyük konfederasyonunun sağladığı itibar ve nüfuz; üyelerin haklarını korumak için kullanılmalıdır. Bu güç, kişisel kinleri tatmin etmek veya eleştiren üyeleri susturmak için kullanılamaz. Böyle bir anlayış sendikacılığı temsil etmez; sendikacılığın ruhunu tüketir.
Yılların emeğiyle oluşmuş sendikal itibarı kişisel hesaplaşmalar uğruna harcamak, sadece hedef alınan üyeye değil, binlerce samimi sendika mensubunun alın terine de haksızlıktır.
Kamu görevlileri hukuka bağlıdır; kişilere değil.
Hiçbir kamu görevlisinden kanunları bırakıp kişisel husumetlerin takipçisi olması beklenemez. Bu beklenti gerçekleşmeyince kurumları, yöneticileri ve çalışanları töhmet altında bırakmak ise sendikal mücadele değil; kurumsal gücü kişisel amaçlar için kullanma çabasıdır.
Devletin işleyişi hukuk kurallarıyla belirlenmiştir. Hiçbir sendikal makam devletin kurumsal hiyerarşisinin üzerinde değildir. Hiçbir unvan, kamu yönetimi üzerinde vesayet kurma yetkisi vermez. Bugüne kadar sonuçsuz kalan bu girişimler, bundan sonra da sonuçsuz kalacaktır.
Asıl cevap bekleyen soru şudur:
Sayısız suç duyurusunda, davada ve şikâyette istediği sonucu alamayan; buna rağmen aynı üyeyi sürekli yeni yöntemlerle hedef almaya devam eden bir sendika genel başkanı, gerçekten üyelerinin hakkını mı savunmaktadır; yoksa sendikanın gücünü kişisel hesaplaşmalarına mı tahsis etmektedir?
Bir sendikanın gerçek büyüklüğü üye sayısıyla değil; hukuka bağlılığıyla, adalet anlayışıyla ve eleştiriye gösterdiği tahammülle ölçülür.
Eleştireni düşman gören, farklı düşüneni tasfiye etmeye çalışan ve örgütsel gücünü kendi üyelerine karşı kullanan anlayışlar, önce sendikal ahlakı, sonra da temsil ettikleri teşkilatı tüketir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey korku iklimi oluşturmak değildir.
İhtiyaç duyulan şey hesap vermektir.
İhtiyaç duyulan şey özeleştiridir.
İhtiyaç duyulan şey hukuka dönmektir.
Çünkü sendikalar yöneticilerin kişisel mülkü değildir.
Sendikalar makam sahiplerinin değil, üyelerinin emanetidir.
Ve unutulmamalıdır ki hiçbir makam, hiçbir unvan, hiçbir örgütsel güç; hukukun, adaletin ve millet vicdanının üzerinde değildir.
Tarih, gücünü hukuktan değil makamından alanların nasıl kaybettiğinin sayısız örneğiyle doludur.
Bugün de değişen bir şey yoktur.
Yarın da olmayacaktır.

