Göçebe Oyunları: Hatırayı Kaybetmek, Hafızayı Kaybetmektir: Kadim Oyunlarımızın Çağrısı
AHMET SEVEN
Köklü bir çınar, yapraklarını gökyüzüne doğru gururla açabiliyorsa bunu toprağın derinliklerine saldığı güçlü köklerine borçludur. İnsan da böyledir, milletler de... Geçmişini unutan, dün ile yarın arasında o sarsılmaz köprüyü kuramayan toplumlar, ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar geleceklerini kazanamazlar.
Çünkü biliriz ki, temel olmadan bina inşa edilemez. Zoraki bir inşaat yapsanız bile, ilk fırtınada yerle yeksan olmaktan kurtulamaz. Medeniyet tasavvurumuzda kural nettir: Önce inşa, sonra ihya gelir. Bizler şehirlerimizi, binalarımızı inşa ederken, bizi biz yapan ruhu ihya etmeyi unuttuğumuz an kaybetmeye başlarız.
İşte tam da bu noktada, bizi ihya edecek en önemli can damarlarımızdan biri, kültürümüzün sessiz ama en dinamik koruyucuları olan kadim halk oyunlarımız ve çocukluğumuzun sokak oyunlarıdır.
Her Figürde Bir Medeniyetin İzleri Var
Bugün bir düğünde, bir meydanda veya bir festivalde oynanan, sıradan gibi görünen her oyunun, havaya kalkan her elin, yere vuran her ayağın aslında bin yıllık bir geçmişi, bir bağlamı vardır. Hiçbir figür tesadüfi değildir. O hareketlerin her birinde Orta Asya’nın bozkırlarından Anadolu’nun nehirlerine taşınan bir göçün, bir mücadelenin, bir sevdanın ya da bir zaferin izi gizlidir.
Son dönemlerde ülkemizde "göçebe oyunları" adı altında yaşatılmaya çalışılan gelenekler, aslında basit birer eğlence veya gösteri değildir. Yapılmak istenen şey; o kadim bağın, kopmak üzere olan o tarihsel zincirin bugünle yeniden birleştirilmesidir.
Sadece yetişkinlerin oyunları mı? Elbette hayır. Orta Asya'dan kopup gelen, dedelerimizin, ninelerimizin anlattığı ve bizim de çocukluğumuzda sokak aralarında, tozlu mahallelerde oynadığımız o saf, duru oyunlar da bu zincirin en kıymetli halkalarıdır. O oyunlar bize sadece eğlenmeyi değil; paylaşmayı, kurallara uymayı, kaybetmeyi vakurla karşılamayı ve birlikte başarmayı öğretiyordu.
Hatıra Giderse, Hafıza Da Gider
Bugün çocuklarımızı dijital ekranların, mekanik dünyaların yalnızlığına mahkum ederken aslında sadece vakitlerini çalmıyoruz; onların geçmişle olan bağlarını, yani milli hafızalarını da tehlikeye atıyoruz. Şunu asla unutmamalıyız: Hatıra kaybedilirse, hafıza da kaybedilir. Hafızasını kaybeden bir millet ise rotasını kaybetmiş bir gemi gibi dalgaların arasında savrulup gitmeye mahkumdur.
Bu yüzden, o kadim oyunlarımızın yaşaması, yaşatılması ve beton binaların arasına sıkışmış bugünün çocuklarına aktarılması, hepimiz için sıradan bir kültürel faaliyet değil, millet olarak boynumuzun borcudur.
Geleceği inşa etmek istiyorsak, temele sadık kalacağız. Düğünümüzdeki halaydan, çocukluğumuzun köşe kapmacasına kadar bu toprakların ürettiği her değere pür dikkat sahip çıkacağız. Unutmayalım; köklerine tutunmayan hiçbir filiz, geleceğe doğru çiçek açamaz.


