SAVUNMAM: HAKİKATİN, ERDEMİN VE HUKUKUN MÜDAFAASI
YLDIRIM DEMİRCİ yazdı.
“Eğitim-Bir-Sen Genel Merkez Disiplin Kurulu’nun 01.06.2026 tarihli İfade İstemi Çağrısı” Üzerine Kamuoyuna Açık Savunmam…
“Ah ben hasrete tutsağım / Hasretler tutsak bana / Bıyığımdan gülüş sarkmaz / Bıyık bırakmak yasak bana / Mahpus bana, sus bana yağlık ilmek boynuma / Sevgili yerine / Koynuma idamlar alır, idamlar alır yatarım / Ve sonra sabırla beklerim / Bulutları çekersiniz üstümden / Suçsuzluğumun yargılayıcılarını yargılarsınız / Ve o güzel geleceği getirirsiniz bana…”
(Ersin Ergün Keleş / Beni Tarihle Yargıla)
Saygıdeğer Üyeler, Değerli Eğitim Çalışanları ve Vicdan Sahibi Kamuoyu;
Bugün, kurucu üyesi olmakla şeref duyduğum bu mukaddes teşkilatın mevcut elitist, jakoben, pragmatist ve hedonist yönetimi tarafından felsefi, hukuki ve ahlaki açıdan iflas etmiş bir "disiplin" tiyatrosunun nesnesi olarak karşınıza çıkarılmış bulunmaktayım. Daha önce, adaletini ve asıl gayesini kaybetmiş bu oligarşik yapı tarafından hukuksuz bir şekilde ihraç edilmiş, ancak adaletin tecellisi olan mahkeme kararıyla aranıza, yani asıl evime alnı açık bir şekilde geri dönmüştüm. Ne var ki, meşruiyetini yitirenlerin hakikat korkusu bitmemiş; delege demokrasisinin arkasına saklanarak kendi zenginleşmelerini ve hükümranlıklarını devam ettirmek isteyenler, beni susturmak için bir kez daha disiplin kırbacına sarılmışlardır.
Bu mektup, alelade bir ifade metni değildir; bir fikrin, bir ahlakın ve kurucu iradenin yozlaşmaya karşı felsefi ve hukuki başkaldırısıdır.
Ankara-Rize Hattındaki Usulsüzlük: Postadaki Şahsi Dehliz
Bu disiplin soruşturmasının ne denli ciddiyetten uzak, şahsi hırslarla ve hukukun evrensel ilkelerini çiğneyerek yürütüldüğünün en somut kanıtı, bizzat bu ifade istemi yazısının elime ulaşma şeklidir. Evrakın resmiyet gereği, sendika Genel Merkezi’nin bulunduğu kadim kent Ankara’dan postalanması gerekirken; soruşturmacının (sorgucunun) memleketine, Rize’ye yaptığı bir baba ziyareti sırasında oradan alelacele postaya verildiği görülmektedir. Nedense bir an için Gezici İstiklal Mahkemelerini hatırlayıverdim.
Sendikanın kurumsal ciddiyeti, şahsi seyahatlerin, aile ziyaretlerinin ve keyfiyetin arasına sıkıştırılamaz. Ankara’dan çıkması gereken adalet ve usul dairesi, Rize’den postalanan bir zarfın içine hapsedilmiştir. Bu durum, mevcut yönetimin kurumsallığı nasıl pazarlandığının, liyakati nasıl ayaklar altına aldığının ve hakkımdaki infaz hükmünün çoktan şahsi ajandalarda verildiğinin idari bir ifşasıdır.
Hukuki ve Tarihi Arka Plan: "Önce Sanığın İdamına..." Zihniyeti
Bu apar topar yürütülen süreç, bizlere Türk hukuk tarihinin en karanlık sayfalarını hatırlatmaktadır. İstiklal Mahkemeleri sürecinde literatüre ve toplumsal hafızaya yerleşen o meşhur, trajikomik deyim bugün sendika koridorlarında hortlatılmıştır: “Önce sanığın idamına, bilahare dosyanın incelenmesine…”
Mevcut yönetim, evrensel hukukun en temel ilkesi olan savunma hakkını, delillerin tarafsızca toplanması gerekliliğini ve masumiyet karinesini tamamen göz ardı etmektedir. Tıpkı o olağanüstü dönem mahkemelerinin, meclis onayına dahi gerek duymadan, temyizi olmayan kesin ve hızlı infazlar gerçekleştirmesi gibi; sendika yönetimi de mahkemenin beni iade eden kesin kararına rağmen, hakkımdaki "ihraç" hükmünü kafasında çoktan kesinleştirmiş, dosyamı Rize’den postalayarak biçimsel bir prosedürü tamamlamanın peşine düşmüştür.
Tarih, Ankara İstiklal Mahkemesi'nin gıyabında idam kararı verdiği Damat Ferit veya Ali Galip olaylarındaki siyasi konjonktürleri yazmıştır. Tarih, savcının 3 yıl hapis istemesine rağmen hukuku çiğneyerek idama mahkûm edilen İskilipli Atıf Hoca’yı ve hatta hakkındaki kararı duyduğu günün ertesi sabahı secdede vefat eden, ancak mezarı açılarak ölümü teyit edilen Mevlevi İbrahim Hakkı Efendi’nin trajedisini kaydetmiştir. Bugün sendika yönetiminin şahsıma dayattığı bu aceleci tasfiye süreci de aynı zihniyetin tezahürüdür: Onlar için suçun mahiyeti veya hukukun ne dediği önemli değildir; önemli olan iktidarlarını sarsan hakikat sesinin bir an önce boğulmasıdır.
Felsefi ve Ahlaki Hesaplaşma: "Siz" ve "Biz" Arasındaki Uçurum
Beni mevcut yönetimin menfaatçi, pragmatist ve jakoben uygulamalarını eleştirdiğim için yargılamak istiyorsunuz. Haklısınız; çünkü sizler ile bizler arasında felsefi ve ahlaki bir uçurum var:
Siz, beş yıldızlı otellerin suit odalarında lüks içinde istişare adı altında sendikal aristokrasiyi beslerken; biz mahkeme salonlarında, adliye koridorlarında hakkı ve adaleti arıyoruz.
Siz, Kuşadası villalarında zenginleşirken; biz TOKİ’nin sosyal konut kuralarında bir ev sahibi olabilme umuduyla sıra bekleyen öğretmenlerin, memurların sesiyiz.
Siz, ultra lüks makam araçlarınızda, şoförlerinizle kibir kuleleri inşa ederken; biz metrobüs ve otobüs duraklarında ömür tüketen emekçilerle omuz omuzayız.
Siz, üyelerinizden gizlediğiniz, açıklamaya utandığınız astronomik maaşlarınızla zenginleşirken; biz ay sonundaki eksi bakiyeyi nasıl kapatacağını düşünen dört yüz bin üyenin vicdanıyız.
Siz, oturduğunuz koltukların bekasına talipsiniz; biz ise yalnızca Allah’ın rızasına ve bu teşkilatın helalliğine talibiz.
Sizin "aile boyu saadet" olarak nitelendirdiğiniz bu sendikal rant düzeni, üyelerimizin vicdanında büyük bir ahlaki sefalet olarak yankılanmaktadır.
Sokrates’in o ölümsüz savunmasında belirttiği gibi; bu sendika, büyük ve soylu ama büyüklüğünden ötürü hantallaşmış, atalete düşmüş ve uyandırılmak için dürtülmeye ihtiyacı olan bir ata benzemeye başlamıştır. Ben bir kurucu üye olarak, her gün, her platformda size "Paradan erdemin doğmayacağını, aksine erdemden paranın ve diğer tüm insani iyiliklerin doğacağını" haykırmaya devam edeceğim. Eğer bu uyarılarım üyeleri ve delegeleri "yoldan çıkarıyorsa", bilin ki sizin yürüdüğünüz o yol zaten batıldır ve çökmeye mahkûmdur.
İstibdada Karşı Kelam-ı Hak
Doğu'nun büyük mütefekkiri Ebu’l Kelam Azad’ın dediği gibi: "Zulüm esasına dayanan bir yönetim ya zulmünden vazgeçmeli ya da ortadan kalkmalıdır.
"Sizin delege demokrasisi adı altında makyajladığınız elitist ve jakoben idare biçiminiz, ortak aklın ürünü olan bir "şura" değil; şahsi menfaatlerin kutsandığı, sorgulamanın yasaklandığı bir istibdat rejimidir. İslam’ın, ahlakın ve sendikal mücadelenin özü, haksızlık karşısında susmamak, zalim bir sultana karşı hakkı haykırmaktır. Mahkemeler ve disiplin kurulları zalimlerin elinde birer tasfiye aparatına dönüştürülemez. Mahkeme kararıyla bu sendikaya iade edilmiş olmam, sizin ahlaki ve hukuki meşruiyetinizi kaybettiğinizin en tescilli ilamıdır.
Beni Sendikanın Tarihiyle Yargılayın!
Yüreğiniz yetiyorsa bizi sayısal delege dehlizlerinde değil; tarihle, felsefeyle ve sendikamızın kurucu dehası Mehmet Akif İnan’ın sarsılmaz ilkeleriyle, Erol Battal’ın tavizsiz adaletiyle yargılayın! Benim hakkımdaki hükmü, sendika bütçesinden nemalanan müteahhit özentileri veya koltuk sevdalıları değil; bu davanın gerçek çilekeşleri, dava adamları paraf etsin.
Bilin ki, arkasında feda edilecek bir davası, topluma anlatacak temiz bir hikâyesi kalmamış olanların talimatıyla alınan hiçbir ihraç kararı, kamu vicdanında ve tarih önünde hüküm ifade etmeyecektir.
Sizden ne bir merhamet dileniyorum ne de yazdıklarımdan ötürü en ufak bir pişmanlık duyuyorum. Sizin inşa ettiğiniz bu yozlaşmış sistemde, sizin istediğiniz gibi konuşup, haksızlıklara göz yumarak yönetim katlarında "yaşayan bir ölü" olmaktansa; kendi hür irademle hakikati konuşup, gerekirse bu sendikadan yeniden ihraç edilmeyi (yani fikren ölmeyi) bin kez tercih ederim.
Sokrates’in o son, muazzam sözleriyle bitiriyorum:
“Artık ayrılma vakti geldi, yolumuza gidelim; ben ölmeye ve yok sayılmaya, siz ise yaşamaya ve yönetmeye… Hangisi daha iyi? Bunu Allah’tan başka kimse bilemez…”
Rize’den postalanan sipariş dosyalarınızla beni değil; asıl suçsuzluğumun yargılayıcıları olan kendinizi yargılayın!
Hakikatten, Adaletten ve Kurucu İlkelerden Asla Vazgeçmeyecek Olan,
Sendika Kurucu Üyesi Yıldırım Demirci

