Şehir ve Sanatkâr: Kim Kimin Kaderidir?
İnsan, içine doğduğu coğrafyanın yalnızca ekmeğiyle, suyuyla değil; havasıyla, rengiyle ve o kadim "ruhuyla" beslenir. Şehirler, birer taş ve beton yığını olmanın ötesinde, kâh bir ana kucağı gibi şefkatli kâh bir beşik gibi sallayıp büyüten canlı organizmalardır. Ancak bir şehri sadece mimari bir planlama olarak görmek, onu eksik bırakmaktır. Çünkü şehirlerin dış hatlarını mimarlar çizerken, o hatların içini şairler ve yazarlar doldurur.
Kalem Dokunan Şehirlerin Medeniyeti
Meşhur bir ayrım vardır: Çekiç dokunan şehirler "modern", kalem dokunan şehirler ise "medeni"dir. Modernlik bir konfor vaat ederken, medeniyet bir ruh teklif eder. Bir şehre şair gözüyle bakmak, sıradan bir seyir değil, o şehrin dilsiz duvarlarına lisan kazandırmaktır. Yahya Kemal’in "Aziz İstanbul"u, sadece bir yerleşke değildir; o, şairin bakışıyla kutsanmış, tepelerinden seyredilirken ebediyete eklemlenmiş bir sevgilidir. Şairin mısralarında yankılanmayan bir şehir, dili lâl olmuş bir şehirdir.
Şairden Şehre, Şehirden Şaire Akan Nehir
Peki, asıl mesele nedir? Şehrin mi şairi olmak, yoksa şairin mi şehri olmak? Bu, iç içe geçmiş bir varoluş sancısıdır. Necip Fazıl, İstanbul’u kendi ruhunun kalıbında dondururken; Tanpınar, Bursa’da zamanı bambaşka bir rüyaya dönüştürür. Cahit Külebi’nin İzmir’i "kız ve deniz" kokarken, Nedim’in İstanbul’u tek bir taşına Acem mülkünün feda edildiği eşsiz bir mücevherdir.
Bu etkileşim sadece bizim topraklarımıza has değildir. Walter Scott, Edinburgh’un sönmüş volkanik dağları arasında hukuk tahsil ederken, aslında o puslu atmosferi dünya edebiyatına miras bırakıyordu. Dostoyevski, Petersburg’un karanlık sokaklarında insan ruhunun labirentlerini keşfederken; Kafka, Prag ile öyle bir özdeşleşmiştir ki, bugün Prag sokaklarında yürümek, doğrudan Kafka’nın zihninde yürümekle eşdeğerdir. Dickens’ın Londra’sı, Baudelaire’in Paris’i… Hepsi, bir kentin bir yazara nasıl ilham kaynağı olduğunun ve bir yazarın bir kenti nasıl yeniden inşa ettiğinin kanıtıdır.
Coğrafya ve Kaderin Dansı
"Coğrafya kaderdir" der İbn-i Haldun. Ancak bu denklemde eksik kalan bir parça vardır: Şair ve yazarlar da o coğrafyaların kaderidir. Onlar olmasaydı, Kars’ın kışı Âşık Şenlik’siz eksik; Erzurum’un yaylaları Sümmâni ve Reyhânî’siz sessiz; Diyarbakır’ın avluları Cahit Sıtkı’sız kimsesiz kalırdı.
Bir şehir, sokağından geçen şairi durdurup ona bir mısra fısıldayabiliyorsa gerçekten şehirdir. Keşke şehirlerimizi kurgulayan mimarların yanında, o sokaklara ruh üfleyecek şairler de olsaydı. Ya da mimarlar, birer şair duyarlılığıyla yaklaşsalardı o taşa ve toprağa...
Sonuçta; şehirler şairleri doğurur, şairler ise şehirleri tüm dünyaya duyurur. Kimin kime daha çok ihtiyacı olduğu bilinmez ama kalem dokunmayan her şehir, zamanın tozlu sayfaları arasında silinip gitmeye mahkûmdur. Şehirlerin ruhunu inşa eden o kutlu kalemlere selam olsun.
Ahmet Seven Samsun Yazarlar Derneği Başkanı


