Edebiyatçı Gözüyle Şehre Bakmak
Yeryüzünde yükselen ilk duvardan beri insanoğlu kendine sığınacak barınaklar inşa etti. Ancak taş üstüne taş koymakla şehir kurmak, binayı çatmakla medeniyet ihya etmek aynı şey değildir. Bugün modern dünyanın bize sunduğu caddelerde yürürken içimizi kaplayan o tarifsiz boşluğun, her köşede yüzümüze çarpan o soğuk yabancılaşmanın kaynağı neresidir? Cevap nettir: Şehirlerimizin imar planlarında taşa, betona ve ranta ayrılan yerin, ruhu doyuracak olan "edebiyata" çok görülmesidir.
Edebiyat; kelime kökeni itibarıyla "edep"ten beslenir. Edep ise yalnızca bir davranış kalıbı değil; ahlakın, karakterin, estetiğin, ilmin ve nezaketin bir potada eriyerek kristalleşmesidir. Merhum Mehmet Akif Ersoy’un "Edebin olmadığı yerde edebiyat yoktur" vecizi, tam da bu hakikate parmak basar. İşte bu yüzden, edebiyatın dokunmadığı bir şehirde sadece çirkinlik, kargaşa ve ruhsuz bir çamurlaşma baş gösterir.
Tarihin sayfalarını geriye doğru çevirdiğimizde görürüz ki, haritadan silinip giden nice güçlü imparatorluklardan geriye kalan şey, ihtişamlı sarayların yıkıntıları değil, o medeniyetin yetiştirdiği şairlerin, düşünürlerin ve ilim adamlarının fikirleridir. Bir çamur parçası bir zanaatkârın elinde tuğlaya dönüşüp sanata bürünürse asırlarca yaşar. Şehirler de böyledir; bir sokağın, bir meydanın yüzyıllar ötesine seslenebilmesi için oraya bir edibin kaleminin, bir ozanın sazının, bir sanatçının ruhunun dokunması gerekir.
Bugün maalesef "inşa" ile "bina yapmayı" birbirine karıştırıyoruz. Binaları yalnızca bedenin sığınacağı beton yığınları olarak tasarlıyoruz. Oysa medeniyet kurmuş milletlerin şehirlerine baktığımızda, taşın dile geldiğini, mimarinin insanın ruhunu dinlendiren bir musikiye dönüştüğünü görürüz. Çünkü o şehirler kurulurken, orada yaşayacak insanın göz ve gönül estetiği, yani ruhu hesaba katılmıştır.
Şimdilerde ise sistem yalnızca bedenleri doyurmanın peşinde. Ruhları besleyecek hiçbir enstrüman üretilmediği gibi, en acısı da şehri imar etmek için masaya oturanların arasında edebiyatçılara, feylesoflara yer verilmiyor. Hikâyesi olan şehirler geçmişte kalıyor, yenileri üretilemiyor. Eğer bir şehrin caddelerinden geçen şair o sokaktan ilham alıp şiir yazamıyorsa, orada büyük bir vizyon eksikliği, derin bir ruhsuzluk var demektir. Kültür ve sanattan mahrum kalan, günü kurtarma telaşındaki şehirler, her yüzyılda bir yıkılıp yeniden yapılabilir ama asla geleceğe taşınamaz.
Yüzyıllar evvel yazılmış bir şiirin, kaleme alınmış bir kitabın estetik seviyesine bugün hâlâ ulaşamayışımızın sebebi, ruhunu kaybetmiş kentlerde, ilhamsız betonlar arasında sıkışıp kalmış olmamız değil midir? Şehirlerimizi sadece taşla, toprakla değil; edeple, estetikle ve edebiyatla ihya etmek zorundayız. Geleceği kurtarmanın tek yolu, şehre yeniden bir edebiyatçı gözüyle bakabilmektir.
Ahmet Seven Samsun Bülten
#AhmetSeven #SamsunBülten #EdebiyatVeŞehir #Medeniyetİnşası #ŞehirKültürü #EstetikVeMimari #EdepVeEdebiyat


