Benim Samsun’um: Bir Yarım Asrın Seyir Defteri

Ahmet Seven: Benim Samsun’um:

Bir Yarım Asrın Seyir Defteri

AHMET SEVEN

Bir yanı masmavi Karadeniz’in deli dalgaları, bir yanı bereketli ovaların yeşili, sırtını dağlara yaslamış mağrur bir şehir… Deniziyle, ovasıyla, dağıyla, bayırıyla baştan ayağa şiir, baştan ayağa romandır Samsun.

Bafra’sından Kavak’ına, Çarşamba’sından Havza’sına; Ladik, Vezirköprü, Yakakent, Alaçam, Ayvacık, Asarcık, Salıpazarı ve merkezde İlkadım, Atakum, Canik… Şöyle bir dönüp baksanız, her bir ilçesi kendi başına müstakil bir kitap oluşturur. Toprağı verimli, insanı çalışkan, gönlü ise her daim erdemlidir bu şehrin.

Şöyle geriye dönüp bakıyorum da; dile kolay, yarım asrın üzerinde bir zaman dilimi gözlerimin önünden bir film şeridi gibi gelip geçiyor. Altmış yılı aşan bir ömrü bu topraklara nakşetmiş, bu şehirde doğmuş, bu şehirde doymuş ve bir an bile ayrılmayı aklından geçirmemiş bir Samsun sevdalısı olarak hafızamın kapılarını aralıyorum. Neler görmüş, neler yaşamışız bu süre zarfında… Acıyı da sevinci de koyun koyuna, yan yana büyütmüşüz bu sokaklarda.

Şimdi sadece hatıralarda kalan o meşhur Samsun Fuarlarını düşünüyorum. Ne neşeli, ne coşkulu günlerdi… Hem kışlık hem yazlık sinemalarında filmler seyrettiğimiz, hayatı o beyaz perdede anlamaya çalıştığımız o yıllar…

Onur Anıtı’nın, o heybetli Atatürk Heykelinin yanında gururla çektirdiğimiz siyah beyaz fotoğraflar, kütüphanelerin o sessiz ve huzurlu köşelerinde okuduğumuz masallar, hikayeler… Hepsi dün gibi. Ben bu şehrin yollarının tozunu da bilirim, taşını da. Yaz sıcaklarında kavrulmasını da bilirim, kışın ayazında donmasını da.

Bugün yürüdüğümde bana öyle geliyor ki; Samsun’un sokakları evimin odası, caddeleri ise salonum gibi. Öyle aşina, öyle iç içe…

Bu yarım asırlık yolculukta ne güzel insanlar gördüm, ne güzel dostlar tanıdım. Bizim çocukluğumuzda sokaklar arabaların değil, çocukların mülküydü. Çocuklar, sokakların en güzel çiçeği, en canlı gülüydü; cıvıl cıvıldı her yan. Sokak aralarında yakan top oynamaya, boş arsalarda toz duman içinde futbol koşturmaya doyamazdık. Akşam alacakaranlık çöktüğünde, her pencereden bir annenin feryadı yükselirdi: "Akşam oldu, haydi eve gelin!" O sesler, o anne şefkatinin yankısı hâlâ kulaklarımda çınlar durur.

İnsanların birbirine hal hatır sormadan geçmediği, selamın kelamdan önce geldiği muazzam günleri yaşadık. Belki bugünkü gibi lüksümüz, konforumuz yoktu; tabiri caizse hiç kimsenin hiçbir şeyi yoktu fakat herkesin her şeyi vardı. Çünkü gönüllerimiz zengindi, herkes eşitti.

Apartmanların göğe doğru dev gibi yükselip gökyüzümüzü çalmadığı dönemlerdi. Evlerimiz birbirine benzerdi, kaderlerimiz gibi.

O evlerde yapılan misafirlikler, o koyu ve samimi sohbetler… İnce belli çay bardaklarından yükselen o kaşık sesleri, adeta hayatın en güzel bestesiydi. Evlerden sokaklara taşan o sıcacık çorba kokularını unutmak mümkün mü? Elden ele, evden eve komşuya giden, üzerinde dumanı tüten çorba kaseleri sadece karnı değil, ruhları da doyururdu. O zaman annelerimiz gerçekten anne, babalarımız tam manasıyla babaydı.

Evlerimiz küçüktü, odalarımız dardı belki ama o daracık odalara dedelerimiz, ninelerimiz sığardı; baş tacı edilirlerdi. Mutluluğun resmini gözlerimizle, gönüllerimizle çizerdik o vakitler.

Mala mülke, paraya pula sahip olup da henüz gözlerimiz kör olmadan evvelki güzel yıllardan bahsediyorum… Bazen gören görmez olur, bazen de görmeyen görür; biz o günleri görerek büyüdük.

Horozlu aynalara bakarak saçımızı taradığımız, Muhtar çakmaklarıyla tütünlerin yakıldığı o dönemlerde şehrin kalbi başka atardı. Büyük Cami’nin gölgesi, Saathane Meydanı’nın hareketliliği, Tarihi Bedesten Çarşısı… Hele o Bedesten Çarşısı yok mu? Oradan geçmeden, o tarihi kokuyu içinize çekmeden şehirden geçip gitmek ne haddimize! Mecidiye ve Çiftlik Caddesi ise kendi başına bambaşka bir hikayeydi; şehrin vitrini, neşesi, buluşma noktasıydı.

Kumlukta oynanan o mahalle maçlarının keyfi, bugün hiçbir stadyumda yok. Para ile alınacak, pulla ölçülecek bir keyif değildi o. Elimizde bir misina, ucunda bir kanca; "haydi balığa" deyişimizdeki o hürriyet hissi hiçbir şeyde yoktu. Sokaklardan geçen simitçiler, ayakkabı boyacıları, eskimocular, tahta sandıklarda lahmacun satanlar, şehir stadının önünü panayır yerine çeviren seyyar köfteciler, Lunapark… Hangi birini sayayım? Benim Samsun’um güzeldi. İnsan güzeldi, en önemlisi insanlık güzeldi.

Şimdi ister istemez o güzellikler de kayboldu, o güzel günleri birlikte omuzladığımız o güzel insanlar da… Şairin dediği gibi; atlara binip gittiler. Ama bana öyle geliyor ki tek tek değil, katar katar gittiler. Nereye baksam, hangi sokağa dönsem şimdi gönlüm biraz buruk, biraz yetim.

Modern olmak, modernleşmek adına kopardık insanları birbirinden. Sanki modernleşme, medenileşmeye "dur" dedi adeta. Oysa eskiden biz daha medeniydik. Çünkü modernleşme eşyayı hedef alırken, medenileşme insanı hedef alıyordu. Biz eşyayı güzelleştirelim derken, insanı ve insanlığı gözden kaçırdık.

Şunu biliyorum: Bugünkü Samsun da güzel. Geniş yolları, büyük binaları, sahil şeridiyle elbet gelişiyor. Ancak tek bir muradım var: Keşke insanlarımız daha güzel olsa. Keşke birbirimizi daha iyi anlasak, saygıda ve sevgide kusur etmesek. Büyük büyüklüğünü, küçük küçüklüğünü; herkes yerini bilse. O kaybettiğimiz kadim güzellikler, gittikleri yerden bir gün çıkıp geri dönse…

Gün gelir binalar eskir, yollar bozulur, köprüler yıkılır… Fakat insanlık eskimez. Bakın, tarihe yön veren kadim şehirler hep taşa toprağa değil, insana yaslanarak anılır. Konya denilince akla ilk Mevlana gelir. Erzurum denilince Nene Hatun çağrışır zihinlerde. Bu Türkiye’de de böyledir, Avrupa’da da, dünyanın öbür ucunda da… Memleketleri geleceğe taşıyan, asıl yetiştirdiği o kıymetli, erdemli insanlardır. Bir memleketi sadece taşı, toprağı, binası değil; insanı memleket yapar.

Benim hafızamda, benim gönlümde yaşayan Samsun budur. Ve nihayetinde bu Samsun, sadece benim değil; geçmişiyle, geleceğiyle, insanıyla hepimizin Samsun’udur. Yazımızı da kışımızı da bu umutla nihayete erdirirken, insanlığımızın eskitemeyeceği yarınlarda buluşmayı diliyorum.

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.