Sofrayı Kaybetmek, Kendini Kaybetmektir: MasterChef ve Kültürel Mirasımız
AHMET SEVEN-SAMSUN BÜLTEN
Son yıllarda ekranlarımızı kasıp kavuran, nefesimizi tutarak izlediğimiz o gösterişli yemek programları var: MasterChef.
Master Chef, kelime anlamıyla "Usta Aşçıların Şefi" demek. Uluslararası platformlarda seçkin aşçılara verilen bir unvan... Evet, bu programlar bize yeni teknikler, farklı sunumlar gösteriyor; yemek sanatını bir disiplin olarak sunuyor. Ancak bu parlak cephenin ardında, millet olarak vazgeçilmezimiz olan o kadim yemek kültürümüzün sessizce tahrip edildiği büyük bir tehlike yatıyor.
Yemek, sadece mideyi doyurmak değildir. Yemek, bir milletin vazgeçilmezidir, kültürüdür, milli bağıdır, tarihidir ve hafızasıdır. Geçmişle gelecek arasındaki en lezzetli, en güçlü köprüdür. Yemek mirası, doğrudan kültür mirasıdır.
Şimdi bu "Master Chafe" rüzgârıyla, yüzlerce yıllık Türk Mutfağının başına geçip, kültürümüzü, emeğimizi ve özgünlüğümüzü hiçe sayarak Batı'nın hızlı, gösterişli ve köksüz mutfağına yönlendirenler... Onların bu hareketleri, ne yazık ki masum gösterilemez.
Sofra: Bir Toplanma Merkezi, Bir Divan
Batı'nın bize pazarladığı en çirkin adetlerden biri, belki de en tehlikelisi, ayakta ve hızla yenen, Fast Food kültürüdür. Ayakta yenen yemeklerle birlikte, ruhsuz ve amaçsız bir yeme alışkanlığı da hayatımıza sızmıştır.
Oysa bizim, sofra kültürümüz vardır! Aile fertlerinin bir araya gelerek oturduğu, diz dize, göz göze yenen yemek, bizim ocak kültürümüz anlamında çok önemlidir. O sofra, bir divandır. Bir toplanma merkezidir. Orada sadece mideler doymaz; zihinler ve ruhlar da aynı anda gıda alır. Bizim kültürümüzde tek başına ve hele ki ayakta yemek yemek hoş karşılanmamış, bilakis ayıplanmıştır. Çünkü yemek, paylaşmaktır.
Ekranlarda parlatılan bu şovlar, aslında o mübarek sofra kültürümüzü hedef almaktadır.
Tencere Kaynamazsa, Kalp Kurur
Bu bir projedir; kültürel bir erozyon projesi. Tencere kaynamayan evde aile bağları çözülür, kalp kurur, ocak söner, dağılma başlar.
Şaşaalı sunumlar ve imkansız tarifler rüzgarı öyle bir algı yaydı ki, evde tencere kaynamaz, yemek pişmez, sofralar kurulmaz ve aile fertleri bir araya gelemez oldu. Yemeği sanat eseri yapmak isteyen, ancak ev yemeğini küçümseyen bir nesil yetişiyor.
Bu, adeta beyni boşaltılan bir toplumun midesinin de boşaltılması anlamına gelir.
Hani o nene kokulu, mis gibi tarhanalarımız? Hani o hamurdan kesilen, bereketiyle dolup taşan eriştelerimiz? Birer birer kayboldu. Evlerimizden artık çorba kokusu değil, hazır yiyeceklerin ya da sipariş paketlerinin kokusu geliyor. Cebimize göz diken devasa yemek sektörünün kurbanı olduk. Oysa mutfak, bir evin laboratuvarı, şifa merkeziydi.
Uyanın! Kale Düşmeden Uyanın!
Yemek deyip geçmeyin! Yüzlerce yıldır bizi birbirimize bağlayan, bizi biz yapan yemeklerimizi unutup yok etmeyelim.
Master Chef'lere bakmayı bırakın, kendinize dönün. Özünüze, benliğinize dönün! Annenizin, ninenizin tariflerine sarılın. O tencereyi tekrar ocağa koyun, evinizi çorba kokusuyla donatın.
Kaybettiğimiz sadece bir tarif değil, bir hafıza. Kaybettiğimiz sadece bir sofra değil, bir toplanma merkezi. Yemek denilen kültürel mirası ve sofra denilen kalemizi de kaybetmeyelim.
Uyanın! Uyanın ve kendinize gelin! Yemek bizim var olma kavgalarımızdan birisidir.
#TürkMutfağı #SofraKültürü #KültürelMiras #MasterChef #OcakKültürü

