AHMET SEVEN -SAMSUN BÜLTEN
Emekçinin sesi, hak ve adaletin temsilcisi olması beklenen sendikalar, ne yazık ki zaman zaman asıl amacından saparak tartışmaların odağı hâline gelebiliyor. "Sendika ağaları" olarak anılan, lüks içinde yaşayan, emekçinin sorunlarından uzaklaşmış bir yönetici profilinin eleştirilmesi, sendikacılığın ruhuna dair önemli soruları gündeme getiriyor. Bu eleştiriler, sadece bireysel yaşam tarzlarına yönelik değil, aynı zamanda sendikal hareketin temel prensiplerine de derinlemesine bir bakış sunuyor.
Sendikacılığın özü, kolektif bir duruş sergileyerek işçilerin, memurların ve emeklilerin haklarını savunmaktır. Oysa bugün, sendika yöneticilerinin birçoğu, temsil ettikleri kitlenin ortalama yaşam standardının çok üzerinde bir hayat sürüyor. İki odalı evlerden rezidanslara, eski model araçlardan lüks makam arabalarına uzanan bu değişim, sadece bir yaşam tarzı farkı değil, aynı zamanda bir zihniyet dönüşümünün de göstergesi. Sendika kasalarının sunduğu imkânlarla konforlu bir yaşama kavuşan yöneticiler, bir zamanlar mücadele ettikleri sistemin bir parçası hâline gelebiliyorlar.
Bu durum, sendika liderlerinin emekçinin derdini gerçekten anlayıp anlayamayacağı sorusunu beraberinde getiriyor. Zor koşullarda çalışan, geçim sıkıntısı çeken bir emekçinin duygusunu, derdini, endişesini; lüks villalarda oturan, yazlık-kışlık derdine düşmüş bir yönetici ne kadar hissedebilir? Bu yaşam tarzı farkı, empati köprülerini yıkarak lider ile temsil ettiği kitle arasındaki bağı zayıflatır. Oysa gerçek sendikacılık, ortak bir kaderi ve derdi paylaşmaktan beslenir.
Söz konusu makam olunca, koltuğunu kaybetme korkusu, sendika yöneticilerini daha bencil ve pragmatik bir çizgiye itebilir. Hatta en yakın arkadaşlarına kumpas kurabiliyorlar. Kendilerinden beklenmeyen davranışlar gösterebiliyorlar.
Meydanlarda atılan nutuklar, yapılan sert açıklamalar çoğu zaman göz boyama amaçlı olabilir. Kendi çıkarları söz konusu olduğunda, en yakınındakileri bile satmaktan çekinmeyen, dürüstlük maskesi altında çıkar ilişkileri kuran bir anlayış, sendikal mücadeleyi içten içe çürütür. Bu durum, sendikaların gücünü ve üyelerinin onlara olan inancını zedeler.
Elbette, tüm sendikacıları aynı kefeye koymak doğru değildir. Henüz yozlaşmamış, az sayıda üyesiyle dürüst bir şekilde yoluna devam etmeye çalışan sendikalar ve liderler de mevcuttur. Ancak asıl ihtiyaç duyulan, bu küçük ölçekli iyi niyetin ötesinde, sendikal hareketin geneline yayılmış bir ahlaki duruştur.
Gerçek sendikacılık, "En gariban üyemin yediğinden daha fazlasını yiyemem, en mağdur üyemin giydiğinden fazlasını giyemem" diyebilen bir liderlik anlayışını gerektirir. Üyesinin derdini kendi derdi gibi gören, onun yaşam standardını aşmaktan imtina eden, makam ve mevkiyi kişisel zenginleşme aracı olarak görmeyen yöneticiler, sendikaları asıl amacına geri döndürebilir.
Sendikacılık bir meslek değil, bir adanmışlık meselesidir. Üyelerinin hakkını koruma ve iyileştirme yolunda kendi konforundan vazgeçebilme cesaretidir. Bugün sendikaların ihtiyacı olan şey, "sendika imparatorlukları" kurmak yerine, emekçinin yanında duran, onların hayatını gerçekten paylaşan ve dürüstlükten ödün vermeyen liderlerdir. Bu liderleri bulmak ve desteklemek, sendikal mücadeleyi yeniden anlamlandırmanın yegâne yoludur.