OZAN ARİF (ARİF ŞİRİN) KİMDİR

10.6.1949’da, Giresun’un Alucra ilçesine bağlı Yükselen (Hapu) köyünde doğdu. Babasının adı Mehmet, annesinin adı ise Fatma’dır.

OZAN ÂRİF (ÂRİF ŞİRİN):

 

10.6.1949’da, Giresun’un Alucra ilçesine bağlı Yükselen (Hapu) köyünde doğdu. Babasının adı Mehmet, annesinin adı ise Fatma’dır.

Babasının memuriyet sebebiyle ilk ve ortaokulu Samsun’da bitirdi ve öğretmen okuluna başladı. 1969-70 döneminde Perşembe İlköğretmen Okulu’ndan mezûn oldu. İlk görev yeri, Samsun’un Karaoyumca Köyü’ndeki ilkokuldur. Bir yıllık stajyerlik süresinden sonra, Samsun’da Devgeriş Köyü’ne tayin oldu. 1972 yılında yine aynı köyde stajyerlik yapmakta olan Süheylâ Hanımla evlendi. Devgeriş köyünde beş yıllı öğretmenlik, dört yılı ise okul müdürlüğü olmak üzere dokuz yıl hizmet verdi. Ancak, tavizsiz tutumu ve mücadeleci kişiliğinden dolayı o devrin yöneticilerinin büyük baskısı ile, 1979 yılında öğretmenlik mesleğinden ayrılmak zorunda bırakıldı.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra, 24 Eylül 1980’de Almanya’ya gitti. Burada da millî heyecanın canlı kalması ve millî şuurun korunması için çalıştı. On bir yıllık ayrılıktan sonra, 5 Kasım 1991’de memlekete döndü. Yurda dönüşünden itibaren tavizsiz kişiliği ve dâvâsındaki kararlı çizgisiyle daima ileri adımlar atarak, zirvedeki sürekliliğini gösterdi.

Sanatı ve Kişiliği:

Ozan Ârif; sâdece bir sanatçı değil, aynı zamanda bir dâvâ adamıdır. Ülkücü hareketin sembol isimlerinden birisi olarak; olaylara bakışı, konuyu ele alışı ve ifâde kudreti ile eserlerinde bir fikirler manzumesi sunar. Türk-İslâm ülküsünü millî sanatın içinde pekiştirmesi bakımından Ozan Ârif’i: sanatı, kişiliği ve dâvâsı ile bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Sanatının ve kişiliğinin özdeşleşmesi de çocukluk yıllarına dayanır. 

Daha çocukluk yıllarında iken Kerem ile Aslı’yı, Leylâ ile Mecnûn’u, Karacaoğlan’ı, Köroğlu’nu, Dadaloğlu’nu, Yûnûs’u ve daha nicelerini okuyarak âşk cönklerini ezberleyen Ozan Ârif; Karadeniz’de, yaşadığı yörede hayli yaygın olan irticalen Türkü söyleme sanatı sayesinde tanındı. Destan satıcılarının ona destanlar yazdırıp, daha sonra bunları bastırarak dağıtmaları sebebiyle de şöhreti arttı. Ortaokul ikinci sınıfta aldığı bağlama ile kendisini geliştirdi. Öğretmen okulunda karşılaştığı Ardanuçlu Âşık Efkârî’nin yanında bir süre bulunmasına rağmen ustasız ozanlardan biri olarak sanat hayatına girdi.

Türk Halk Edebiyatı’nın şiir, atışma, muamma, irticalen şiir söyleme, lebdeğmez, güzelleme ve diğer dallarında çeşitli tarihlerde aldığı Türkiye birincilikleri, sertifikalar ve ödüller bulunmaktadır. Konya Âşıklar Bayramı’nda 1976, 1977 ve 1978 yıllarında her dalda altın madalya kazanmıştır.

Onun, ozanı ve görevini tanımladığı şu görüşler, çabasını ve sanatçı kişiliğini yansıtması bakımından önemlidir:

“Ozan; ferdi ve parçası olduğu milletin içini, işini, hayatını ve her şeyini sergileyen, arzularını, dileklerini dile getiren kişidir. Geçmişini yermeden geleceğe yönelen, karınlıktan ürküp aydınlığa, karanlıktan tiksinip aklığa koşan bir kılavuz kişidir. Her yerde ve her zaman iyiyi, doğruyu, ileriyi görenlerin, gördüklerini söyleyenlerin yanlarında yer alan bir savaşçıdır. Ozan sazıyla ve sözüyle hep milleti için yaşayan, millet kaynağından kana kana içen ve yine onun için yollara düşen gönül adamıdır. Kendi mutluluğunu milletin özlenen geleceğinde araması, yel olup esmesi, yağmur olup yağması, nehir olup coşması hep onun içindir.”

                                                  (Ülkü Ocağı, Yıl: 1, S. 1, Ocak 1994, s. 49)

İşte bu gerçekten hareket ederek Mehmet Emin Yurdakul’un;

Bırak beni haykırayım, susarsam sen mâtem et!

Unutma ki şâirleri haykırmayan bir millet

Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir” anlayışını düstur edindi.

Ozan Ârif, Türk-İslâm ülküsüne bağlı, önüne engeller kondukça yeni çabalarla zorlukları aşan, herhangi bir çıkar hesabı yapmadığı için prensiplerinden taviz vermeyen ve sanatçı duyarlılığını çevresine, milletine, dünyâya güzellikleri dillendirerek ya da haksızlıklar karşısında doğruluktan şaşmayarak kendi sesini duyuran bir sanat adamıdır. Konserlerinde milleti; sohbet havasında ders vererek yetiştirmek, münâzara yaparak aydınlatmak, kıssadan hisse yoluyla onları uyandırmak çabasındadır. Bunun için de 1964 yılından beri Türkiye’de pek çok ilde, ilçede, köyde ve beldede; Fransa, Avusturya, Almanya, Amerika, Belçika, Hollanda, İngiltere, Avustralya, Kanada, Danimarka, İsveç ve İsviçre gibi ülkelerin birçok şehrinde konserler vererek millî şuurun korunmasında önemli pay sahibi oldu. Ayrıca; Endonezya, Malezya, Singapur, Tayland, Filipinler, Pakistan, Hindistan ve Yeni Zelanda’ya da gidip kültürel etkinliklerde bulundu.

Şiirleri:

Ozan Ârif, gerçekçi bir sanat anlayışıyla faydalı olmayı amaçladığı için Türk-İslâm “mefkûresi”ne dayanan, coşkun duygularla zengin ve derin anlamlar yüklü şiirler yazmaktadır. Ülkücülük ile bütün yönleriyle ülkücü hareket, vatan-bayrak-millet sevgisi, devletin önemi, şehitlik, insanî hasletler, dinî şuur, gurbet ve özlem, sosyal bozukluklar gibi konuları lirik ve didaktik tarzda işler.

Şiirlerinde muhteva ile şekil özellikleri bir bütünlük oluşturur. Koşma, destan, türkü gibi türleri daha çok tercih eder. Nazım birimi olarak konuya göre beyit, dörtlük ve bend seçer. Genellikle hecenin 8’li ve 11’li kalıplarını kullanır.

İşlediği konuya sıcak soluklarını katma gücüyle Türkçe’ye can veren bir ustalığa sahiptir. Konserleri ve kasetleri ile geniş bir dinleyici kitlesine sahip olan Ozan Ârif, şiirlerinin bir bölümünü   -özellikle bir dönemi-  Bir Devrin Destanı (1987) adıyla kitaplaştırmış olup ayrıca “Taş Medrese”, “Korkum Yok ve “Destanlar Konuşuyor isimli 3 tane de kaseti yayınlanmıştır.

KÜNYE

Tevellüt; kırkdokuz, adım Ârif’tir,

Soyadım kütükte Şirin bilinir.

Giresun, Alucra, Hapu köyünden,

Soyumu sopumu sorun bilinir.

Ozan diye tanır tanıyan beni,

Gönlümde yaşatmam garezi, kini,

Velâkin memleket, millet haini,

Olanlarla aram serin bilinir.

Siz sanmayın el vurdu bana,

Öpmeye kalktığım el vurdu bana,

Bülbül idim bülbül, gül vurdu bana,

O yüzden dertlerim derin bilinir.

Hakkımda istenen ceza çok benim,

İpe de çekseler, korkum yok benim,

Allah’a  çok şükür alnım ak benim,

Bekleyin... Sabredin... Durun bilinir.

Ben Ârifim, baba bildim devleti

Benim işim uyandırmak milleti,

Söylediğim bu destanın kıymeti,

Bugün bilinmezse yarın bilinir... (*)

                     * - * - * -       

Ozan Ârif, kutlu bir dâvanın yılmaz savunucusu. İnandığı kutlu dâva uğruna, vatanından onbir yıl ayrı kalmış, gurbetin çilesini çekmiş bir ozan. Yirminci yüzyılın Dede Korkut’u.

Malazgirt: Sayın Ozan Arif, ozan kimdir, kime ozan denir? Ozan kavramı içerisinde yeriniz neresidir? Bu hususta bizleri aydınlatabilir misiniz?

Ozan Arif: Ozan, dış görüşünüyle elinde sazı, dilinde sözü olan kişidir. Bundan daha evvelde kullandığı katıksız Türkçe ile deyişler demekle “divancılardan” ayrıcalık arzeden sanatçıdır. Gerçekten ozan, hiçbir zaman kopmadığı, kopamadığı milletinin bir parçasıdır. Millet denen bütünün bir motifi, bir rengi, bir temel unsurudur. Daha başka bir deyimle ozan, millet ağacının bir tomurcuğu veya millet bahçesinin bir çiçeğidir. Onunla açar, onunla solar...

Bunun içindir ki, hep onu düşünen, anan, hep onu söyleyen ve onu yazan, onu destanlaştıran bir şuurlu kişidir ozan... Ozan, ferdi ve parçası olduğu milletin içini, işini, hayatını ve her şeyini sergileyen, arzularını, dileklerini dile getiren kişidir. Geçmişi yermeden geleceğe yönelen, karanlıktan ürküp aydınlığa, karanlıktan tiksinip aklığa koşan bir kılavuz kişidir. Her yerde ve her zaman iyiyi, doğruyu, ileriyi görenlerin, gördüklerini söyleyenlerin yanlarında yer alan bir savaşçıdır. Ozan, sazıyla ve sözüyle hep milleti için yaşayan, millet kaynağından kana kana içen ve yine onun için yollara düşen gönül adamıdır. Kendi mutluluğunu milletin özlenen geleceğinde araması, yel olup esmesi, yağmur olup yağması, nehir olup coşması hep onun içindir.

Ozanın bir özelliği de, uzağın değil yörenin, yetiştiği yerin, köyünün, yaşadığı çevrenin adamı olması ve Türk töresine bağlı kalmasıdır. Bunun için ozan, sazıyla sözüyle, kötüyü ve kötülüğü yerip, iyiliği ve iyiyi öven, haksızı itip haklıyı tutan, zulme ve zalimlere karşı çıkan kişidir...

Ozan, yeşil kırlardan kopup tozlu yollara düşenlerin, gümüş derelerden ayrılıp para ile su içenlerin gönüllerinde yaşayan kişidir.

İnanan, Allah rızâsını aklından çıkartmayan, imân için köle, küfür için çile olan, dininin ve kanunun meydana getirdiği cevheri bilen, bu cevher adına ebedilik sevdâsı çeken bir sevdâlı yiğittir ozan... Sevdâsını, hasretini, arzusunu gerçekleştirmek için deyişler dizen, dere tepe çileli yollarda gezen, olacakları gelecekleri gününden önce sezen, gördüklerini de mertçe yazan, yazıp ve yayan âşık bir kişidir, bir ülkü eridir ozan...

Bütün bunlarla Yûnus olan, Erzurum’lu Emrah olan, Çıldırlı Şenlik, Everekli Seyranî, Artvin’li Huzurî olan, Efkârî olan, Narmanlı Sümmanî olan, Köroğlu, Dadaloğlu ve daha niceleri olup yeni yeni nesillerde buluşan, bize ulaşan ve gelecek nesillere uzanan kültür köprüsü ozanı, böylece yine de bütünüyle değil, bana göre kimi yönleri ile ifade etmiş oluruz.

Şimdi, bütün bu söylediklerinden sonra ben nasıl ozanlık taslayayım ve bu kavram içerisinde yerim şurasıdır diyeyim? Milletim bana Ozan Arif demiş, inanın mesuliyetimi, gücümü düşünüyor eziliyorum. Allah (c.c.) yardımcım olsun!..

Malazgirt: Sayın Arif, ozanlarımızın piri olarak büyük Türk İslâm velisi Yûnus Emre’yi her zaman rahmetle anıyoruz. Onun mısraları, yüzyıllar boyunca birçok halk âşığına ilhâm kaynağı olmuş ve Anadolu insanı kendini Yûnus’un mısralarında bulmuştur. Biraz önce yapmış olduğunuz ozan tarifi içerisinde Yûnus Emre’nin yerini ifade eder misiniz? O’nun şiir ve felsefesinden ne derece etkilendiniz, kısaca anlatabilir misiniz?

Ozan Arif: Etkilenmez olur muyum. Koskoca Mevlânâ gibi bir deryâyı “Ete kemiğe büründüm/Yûnus diye göründüm” diyerek damlalaştıran Yûnus’tan etkilenmemem mümkün mü? Dünyânın bütün söz ehli bir araya gelse;

“Mal sahibi, mülk sahibi/Hani bunun ilk sahibi?

Mal da yalan, mülk de yalan/Var biraz da sen oyalan!..”

             diyen Yûnus Emre’nin bu ifadesi karşısında kaybolurlar zannediyorum. Ben şahsen kayboluyorum. O’nun felsefesindeki büyüklük ile ifadesindeki büyüklük ve bu iki büyüklükten meydana gelen bir ululuktur Yûnus’un ozanlığı... Bu ummanda kaybolmamak mümkün müdür?

Malazgirt: Sayın Ozan Arif, Avrupa’nın değişik bir çok ülkesinde ve Amerika’da yıllarca pek çok konser verdiniz, vatandaşlarla çeşitli adlar altında bir araya geldiniz. Yurt dışında bulunan Türkler’in durumlarına ve konserlerine olan ilgisi hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?

Ozan Arif: Ben, bildiğiniz gibi 11 sene vatanımdan uzakta ikâmete mecbur kaldım. Bu zaman zarfında, Avustralya’dan Amerika’ya nerede bir Müslüman Türk gurbetçisi varsa, oraya gitmek nasip oldu. Gurbetçilerimizin en yoğun olduğu Avrupa’yı adım adım dolaştım. Gurbetçilerimiz ilgisinden ve bana verdiği destekten son derece memnunum. Şunu ifade edeyim ki, vatanperver Türk gurbetçisi olmasaydı, ben o hasrete dayanamazdım. Onlara çok şeyler borçluyum.

Hudutlarımızın dışında yaşayan, rızık peşinde dünyânın her tarafına serpilmiş bu memleket evlâtlarının dertleri, sıkıntıları, meseleleri haddinden çok fazla. Devletten de gereken ilgi yok. Daha ben devletin onları tam anlamış olduğuna inanmıyorum. Sakıntılarıyla başbaşa, kendi kültürleri ile yabancı kültürler arasında çırpınıp duruyorlar. Size Hollanda’da tanıdığım Ömer Kadan ismindeki iki gözü âmâ olan (gurbet kör etmiş) bir âşıktan dinlediğim bir dörtlüğü söyleyelim. Bakın ne diyor:

İki kültür arasında eziliyorum, büzülüyorum,

Yaşlılara değil amma, şu gençlere üzülüyorum.”

Bu saf ve ağdasız ifade bile kısmen de olsa dışardaki gurbetçimizi anlatmaya yeter. Yeter ki anlamaya niyet olsun..

Malazgirt: Sohbetlerinizde, özel konuşmalarınızda, “Kimi yiğit vardır at besler, kimi yiğit vardır it besler... Ama bu vatanda çok yılan beslediler” diyorsunuz. Türk dünyâsının başına gelen bunca dert ve sıkıntılara baktığımızda bu sözünüzün ne kadar doğru ve isabetli olduğunu anlıyoruz. Türk dünyâsının dert ve sıkıntıları nedir; bizleri iç ve dışta bekleyen tehlikeler nedir? Ozan gözü ile dile getirir misiniz?.

Ozan Arif: Bu milletin yılan yetiştirmekteki mahareti eskiden beri bilinir. Memleketimizin bağrında zehrini saçmakta devam edenlere bakınca bunu daha iyi anlıyoruz. Dünyânın hiçbir yerinde kendine ihanet yapan, hakaret eden, bölmeye çalışan, haini muhafaza eden ne millet, ne devlet, ne de vatan gördüm. Bunun tek örneği biziz! Biliyor musunuz, Türk’ün ekmeğini yiyip Türk’e düşmanlık yapmak bir ayrıcalık da arzediyor, îtibâr kazandırıyor. Biz, bize düşman olanı yazar-çizer, aydın yaparız. Mekteplerimize profesör yaparız. İşadamı yaparız. Hatta milletvekili bile yaparız. Hani derler ya, “Açtırma kutuyu, söyletme kötüyü”. Şimdi hepsini sayacak olsam, Türkiye’nin adını “Yılanistan” koymak lâzım gelir.

İçte ve dışta Müslüman Türk’ü bekleyen tehlikelere gelince, tehlikenin her türü ile karşı karşıyayız. Müslüman geçinen diğer milletlerden tutun da haçlısı, dinsizi, dinlisi bütün herkes; Müslüman Türk’ün kuyusunu kazmakla meşgûl. Cenâb-ı Allah’tan ve kendimizden başka dostumuz yoktur. Ama biz, Allah’a dost olmadığımız için, burnumuz pislikten kurtulmuyor.

Malazgirt: Sayın Ozan Arif, bugün hâlen esaret altında yaşayan 30 milyon Doğu Türkistan’lı Türk’le birlikte, dünyâda nüfusu hızla 300 milyona yaklaşan bir Türk okyanusu var. Bu gerçek, bütün dünyânın gözleri önüne yeni bir kuvvet dengesi getirmektedir. Değişen bu dünyâ şartlarında Türkiye ve Türk dünyâsının durumunu değerlendirir misiniz?

Ozan Arif: İşte biraz önce dediğime geliyoruz. Arz ettiğimiz  meydana gelen kuvvet dengesi, uyanan bir şaheser, bütün düşmanlıkları üstümüze çekiyor. Bu dengenin daha meydana gelmeden dağılması için, içteki ve dıştaki yılanlar harekete geçtiler bile. Azerbaycan’daki, Bosna-Hersek’teki durum, PKK çakalları hep bunların eseri. Durum değerlendirmesine gelince; dert ortada, çâresi de bana göre “Milliyetçilik”ten geçiyor. Ancak, rûhun ve âşkın eseri olmayan milliyetçilik, barbarlıkla yaşatılmaya, parçalanmaya ve yıkılmaya mahkûmdur.

Vaktiyle rûh hayatının sayısız tecillilerini yaşatan Türk milliyetçiliği; bizi ebediliğe namzet kılmıştı. Bugün millî devleti, Türk milliyetçiliğini yeniden namzet yapmak istiyorsak; muhteşem mazimize dönmeli ve ondan ders almalıyız. Gelecekteki büyük Türk  milletinin öncülüğünü, ancak millî târihimizin ortaya koyduğu sayısız örnekleri, çağın şartlarına göre tekrarlamak suretiyle yapacağız. Başkalarına güvenerek, bize dost olmayanlara illâ siz bizim dostumuzsunuz diyerek, birilerine uydu olarak bir yere varmamız mümkün değil kanaatindeyim.

Özlemini çektiğimiz Türk milliyetçiliği, ne Amerikan yardımı, ne de Rusların, Almanın, falanın filânın himayesinin eseri olabilir. Birinin yardımına veya öbürünün himayesine ister istemez muhtaç durumda olduğumuzu söyleyenlere, Türk milletinin ve Türk-İslâm dâvasının içteki düşmanlarıdır. Onlar, dışarıdakinden daha tehlikelidir. Bir milletin kendine yeterli olmadığını söylemek; onu mazisiyle, iktidarıyla, imânıyla birlikte gömmek demektir. Bu “millet mezarcılarıyla” bir yere varılmaz. “Türklük bedenimizdir, İslâmiyet rûhumuzdur” diyen sese kulak verelim. Ancak bu imân ve ihlâsla Müslüman-Türk dünyâsı toparlanır, toparladığı gibi, insanlığı da öncü olur...

Malazgirt: Efendim, Güneydoğu ve PKK olayları hakkında neler söylersiniz.

Ozan Arif: Bu konudaki görüşlerim şöyledir:

 

Ben Anadolu’nun Güneydoğu’su;

Ben soğuk yellerin, estiği yerim...

Dert derseniz bende kucak dolusu;

Ben (halkın beyler)e küstüğü yerim...

 

İhmalkâr paşalar, beyler yüzünden;

Plânsız seneler, aylar yüzünden;

Evet, ben okulsuz köyler yüzünden;

Türkçe lisanın sustuğu yerim...

 

İşte ben, okul ne bilmeyen gencin;

Millî şuur ile dolmayan gencin;

Mavzer kadar boyu olmayan gencin;

Omuzuna mavzer, astığı yerim...

 

Bu ihmâl nelere patladı bak bak,

Bir yandan Suriye, bir yandan Irak;

Bir yandan da İran, sardı kıskıvrak;

Ben bunların zehir, kustuğu yerim...

 

Zahiri nifak bu, yarası derin;

Bu zehir katili; sivili, erin;

Her gece memleket, hainlerinin;

Bombalı, tüfekli; bastığı yerim...

 

Bu beni bölmeye, kalkan yılanlar,

Eşkıya demeyin, komünist bunlar!

Ey benden habersiz, rahat olanlar!

Huzurun sesini, kıstığı yerim...

 

Oniki Eylül de, geçti nafile;

O ancak Yozgat’ı, doladı dile;

Yani, ben Oniki Eylül’ün bile;

Gözünün yıldığı, pustuğu yerim...

 

            OZAN ÂRİF aşiretten obadan;

            Gelin sorun, ihtiyardan, bebeden;

            İnsanların artık, “Devlet Baba”dan;

            Yavaş yavaş umut, kestiği yerim.

           

            Malazgirt: Sayın Ârif, Anadolu’da yaşayan Hakk âşığı asil Türk Milletinin bir “Halk Ozanı” olarak onu her yönüyle çok iyi tanıyorsunuz. Asya’dan Afrika’ya, Amerika’dan Avrupa’ya kadar dünyânın her yöresinde bulundunuz ve pek çok insan ırklarını, dinlerini, kültür ve sanatlarını görerek inceleme imkânı buldunuz. Anadolu Türk insanı ile dünyâdaki bu diğer insan toplulukları arasında nasıl bir değerlendirme yaparsınız?..

            Ozan Arif: Değerlendirme yapılacak bir durum yok efendim. Gezdim, gördüm ve söylüyorum: Bu millet, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in övdüğü bir millettir. Her şeyiyle güzel ve üstün. Yalnız ben, cevherden bahsediyorum. Sokaklardaki et yığınlarından değil. Âh!. O cevher bir titrese, bir kendine dönse...

            Malazgirt: Sayın Ârif, Kıbrıs mes’elesi hakkındaki görüşleriniz nedir?.

            Ozan Arif: “Kıbrıs Sevdâsı” adlı şiirimi, bu sorunuza güzel bir cevap olarak veriyorum:

 

            Kıbrıs, Kıbrıs derler bir nazlı yârdır;

            Bir garip gönlümde, sevdâsı vardır;

            Kıbrıs benim için; nâmusdur, ardır;

                        Nâmusuma göz dikmişler duyarım;

                        Göz dikenin, gözlerini oyarım.

 

            Beşparmağa kına yaktım kanımla,

            Gelin ettim şerefimle şanımla,

            Kıbrıs için şaka olmaz benimle;

                        Ben Kıbrıs’ı candan âziz sayarım;

                        Göz dikenin gözlerini oyarım...

 

            Kıbrıs helâlimdir, Türklük ölmezse;

            Umrumda da değil, kimse bilmezse;

            Dünyâ şahit olsun, eğer olmazsa;

                        Kendi nikâhımı, kendim kıyarım;

                        Göz dikenin, gözlerini oyarım...

 

            O benimdir, yad ayağı basamaz;

            Esme dersem, rüzgâr bile esemez;

            Kıbrıs için kimse ahkâm kesemez;

                        Ora benim ata-dede diyarım;

                        Göz dikenin, gözlerini oyarım...

 

            Kıbrıs diye çoluk-çocuk ölmüşüm;

            Öz malımdan, orta yerden bölmüşüm;

            Gele gele şu noktaya gelmişim;

                        Vallahi bak, bölmekten de cayarım;

                        Göz dikenin, gözlerini oyarım...

 

            Dünyânın Kıbrıs’ı, tanıması şart;

            Tanımazsa eğer, art niyetli art...

            Bunun adı resmen,  “çifte standart”;

                        Ben adamın maskesini soyarım;

                        Göz dikenin, gözlerini oyarım...

 

            Hırvatistan, Slovenya dün anca;

            Düze çıktı, tanıdılar bak önce...

            Kıbrıs hâlâ tanınmıyor, bu bence;

                        Haçlı rûhu, kalıbımı koyarım;

                        Göz dikenin, gözlerini oyarım...

 

            Allah ömür versin Rauf Denktaş’a;

            O herkesle tek tek çıkıyor başa;

            “Zafer inananın”, denmemiş boşa;

                        Diyor ki “Sırtımı Hakk’a dayarım”;

                        Göz dikenin, gözlerini oyarım...

 

            Şu Kıbrıs işinde hakkım yenirse

            İyi olmaz kavga benimsenirse,

            ARİF barış diyor, kavga denirse;

                        Evelallah, ben her yola uyarım;

                        Göz dikenin, gözlerini oyarım... (*)

           

 

                        HERKES BİLMELİ

            Ben ülkücü doğdum bu yoldan asla,

            Sapmadım, sapmam da mümkün değildir.

            Makasla kestiler beni makasla,

            Kopmadım, kopmam da mümkün değildir.

 

                        Başımı koyduğum mübârek yola,

                        Ters düştü diyormuş birkaç budala,

                        Yaydıkları gibi paraya pula,

                        Tapmadım, tapmam da mümkün değildir.

 

            İhtirasım olsa mal, mülk nevale,

            Ben de alkış tutup şimdi şu hâle,

            Ya makam kapardım ya da ihale,

            Kapmadım, kapmam da mümkün değildir.

 

                        Küresellik, globallik, tombulluk,

                        Her şeye he demem, yok öyle bolluk,

                        Allah varken Allah, kuluna kulluk,

                        Yapmadım, yapmam da mümkün değildir.

 

            Bu Ârif’i herkes iyi bilmeli,

            Ne şimdi, ne sonra, ne de evveli,

            Ben Türkeş’ten başka bir lider eli,

            Öpmedim, öpmem de mümkün değildir...

 

                        BANA SOR

                        Başbuğum bak yine başına geldim,

                        Bakıyorum amma, sen gel bana sor.

                        Dert dökmeye mezar taşına geldim,

                        Döküyorum amma, sen gel bana sor.

 

            Belki de derdimi dökmem boşuna,

            “Duymadın” duysan da gitmez hoşuna,

            Öyle bir çile ki düşman başına,

            Çekiyorum amma, sen gel bana sor.

 

                        Beni bu çileye salanlar saldı,

                        Sen gittin her şeyin içi boşaldı,

                        Kala kala senden bir rozet kaldı,

                        Takıyorum amma, sen gel bana sor.  

 

            Sevdâmızın günâhı ne, suçu ne?

            Bu sevdâ lâyık mı gönül göçüne?

            Arada sıra halkın içine,

            Çıkıyorum amma, sen gel bana sor.

 

                        Halk eskisi gibi önüme çıkıp

                        Hâl hatır etmiyor elimi sıkıp,

                        Sebebini halkın gözüne bakıp,

                        Okuyorum amma, sen gel bana sor.

 

            Halkı bırak halkı, öz kardeşimi,

            İknadan âcizim evde eşimi,

            “Lâ havle” çekerek, her gün dişimi,

            Sıkıyorum amma, sen gel bana sor.

 

                        Çünkü iktidarda bütün varımı,

                        Yitirdim siyâsî îtibârımı,

                        Söylenen sözlere kulaklarımı,

                        Tıkıyorum amma, sen gel bana sor.

--------------------------------------------------

 (*): Bizim Gençlik Dergisi-Çemen Şiir Dergisi, Kayseri; Ekim 2003, S. 42, s. 1-3

 (**): Malazgirt Gzt. Mart 1998, S. 8, s. 6-7’den nakil: Mahalleden Bölgeye Samsun-Ali Kayıkçı, c. 2, s. 30-36 ile Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi (
24.03.2012 22:38:47